Вход на сайт

Просмотр новости

Найдите то, что Вас интересует

Zamane derdi: Neden hiçbir şey zevk vermiyor?

Дата публикации: 02-08-2026 05:45:00

Zamane derdi: Neden hiçbir şey zevk vermiyor? 02.08.2026 DikenGünümüzde internetiniz ve paranız varsa sefa sürmeniz mümkün. Buna karşılık hiçbir şeyden zevk alamama hali, can sıkıntısı bir o kadar yaygın.
The post Zamane derdi: Neden hiçbir şey zevk vermiyor? appeared first on #site_linkat 02.08.2026 .

Основное содержимое страницы с новостью.

Günümüzde internetiniz ve paranız varsa sefa sürmeniz mümkün. Buna karşılık hiçbir şeyden zevk alamama hali, can sıkıntısı bir o kadar yaygın. Neden acaba?

Michèle Mendelssohn ve Charlie Tyson, ‘zevk vermeyen sefahat çağı’nı The Guardian’a yazdı.

Fotoğraf: Pexels

Sizi neşelendirecek, keyfinizi yerine getirecek bir sürü şey bir tık ötede. Yeni bir kombin ya da kapınıza kadar gelecek dumanı üstünde egzotik bir yemek. Bir bahis oynamak belki ya da porno izlemek…

Veya sosyal medyada sınırsızca kaydırarak hiç tanışmayacağınız insanların aklınızdan bile geçmeyecek şeyleri yaparkenki alımlı fotoğraflarına ve videolarına bakabilirsiniz. Bu da mı kesmedi? Belki sizi nevi şahsına münhasır bir insan olduğunuza ikna edecek bir yapay zeka sohbet robotuyla yazışabilirsiniz. 

Hepsi mümkün…

Aşırı refahın eşlik ettiği bir kültürel çöküşün göstergesi sefahat kavramı, antik Yunan ve Roma’nın ‘çöküş dönemi’nden bu yana biliniyor.

Roma İmparatoru Elagabalus (hükümdarlığı 218-222), henüz 14 yaşında tahta çıktıktan sonra sofrasına flamingo beyni koydurmuş, yemeklerini inciyle tatlandırmış ve bir rivayete göre konuklarını gül yapraklarıyla boğarak öldürmüş.

Gelgelelim Elagabalus’un kötücüllüğü Neron’un yanında solda sıfır kalır. İmparator Neron (hükümdarlığı 54-68), düşmanlarını vahşi hayvanların postuna diktirip bir bahçe gösterisinde köpeklere parçalatıyordu. 

Dolayısıyla sefahat kavramı kaçınılmaz olarak olumsuz bir çağrışım taşıyor: Çürüme, aşırılık, normlardan ve ideallerden sapma. 

Kimi bu sefahatta bir umut ışığı görüyor, tıpkı ölmekte olan bir yıldızın parlaması gibi, çürümüş sayılan kültürlerden olağanüstü sanat eserleri çıkıyor. 

Geç dönem Osmanlı’nın zengin ve ışıl ışıl ipekleri ya da Weimar dönemi Berlin’inin deneysel sineması akla gelen ilk örnekler.

Sefahatin kültürel potansiyeli özellikle 19’uncu yüzyılın sonuna doğru apaçık görülüyor. Fransa’da, İngiltere’de ve (biraz daha düşük duyarlılıkla) ABD’de Oscar Wilde, Aubrey Beardsley, Joris-Karl Huysmans ve Rachilde gibi sanatçılar, aşırılığı, zevk düşkünlüğünü ve yapaylığın üstünlüğünü savunan edebi ve görsel üsluplar geliştirdi.

Yeşil karanfilleri (çiçeklerin en sahtesi), parfüm tutkunu kaygısız züppeleri, kendi ihtişamının ağırlığına ezilerek ölen mücevherli kaplumbağayı ve daha birçoğunu söz konusu avangard sanat ürünlerine borçluyuz. 

Böylesine put kıran tuhaflıklar, medeniyetin uyuşukluğuna ahlakın ve estetiğin tokadını savurdu.

Ne var ki bu sefahat düşkünü kişiler, kışkırtıcı figürlerden ibaret değildi. Faydacılığa, maddiyata ve gelenekselciliğe körü körüne bağlanmış Viktorya dönemi toplumuna karşı bir tür isyan, olumlu bir yaşam felsefesi ortaya koyuyorlardı. Hazza dair bir düşünce biçimiydi bu. 

O dönemki faydacı ve kar odaklı anlayışa karşı çıkıyor, hazzın ‘yararsız’ olduğunu ya da olması gerektiğini ısrarla savunuyorlardı. Bir şey elde etmek için değil, haz almak için haz almak gerekiyordu onlara göre.  

İngiliz sefahat düşkünlerinin yol göstericilerinden denemeci Walter Pater, başyapıtı ‘The Renaissance’ta şöyle diyordu: ‘‘Deneyimin meyvesi değil, deneyimin kendisi amaçtır.” 

Bir münzevi sayılabilecek Oxford akademisyeni Pater’ın, rivayete göre, sırf bir kediyi sevmek için trafiği durdurmuşluğu var. Neden mi? Parmak uçlarına değen tüyleri duyumsayabilmek için.

‘Yüzyılın sonu’ndaki (fin-de-siècle) sefahat döneminde Oscar Wilde ve çevresine ilham vermiş saplantılar bugün kaybolmadı, fakat canlılığını yitirmiş ve teknolojiyle şekillenmiş bir durumdalar. 

Örneğin GLP-1 ilaçlar (obezite iğneleri), yemek yemenin hazzını yönetilmesi gereken bir soruna dönüştürüyor. Popülerleşen yaşlanma karşıtı çareler ve ‘looksmaxxing’ (görünüşü kusursuzlaştırma) trendi, sefahat düşkünlerinin canını hakikaten yakmış kendine şekil verme saplantısını bir tür en iyi haline ulaşma kılıfına sokuyor. 

Bu sırada yapay zeka, insana ait düşünceyi geveze ve dalkavuk bir makineye devrederek sefahat düşkünlerinin yapaylık aşkını yeniden görücüye çıkarıyor. 

Çağdaş kültürün sorunu fazlasıyla sefahat düşkünü olmamız değil, sefahatin lüks, aşırılık, yapaylık, bedensel teşhir gibi yüzeysel unsurlarını devralmamız ama ‘yüzyılın sonu’nda geçerli o hazza bağlılıktan büsbütün vazgeçmemiz.

Sonuç olarak insanların en iyi haline ulaşmasına tabi kılınan haz, yerini büyük ölçüde uyuşturucu niteliğindeki algoritmik uyaranlara ve anlık tatmin vaatlerine bıraktı.  

Ne lazımsa… Mal, hizmet, yemek, sanat, fikir; daha fazlasına, hep daha fazlasına ve hızlısına hemen şimdi sahip olabilirsiniz. 

‘Looksmaxxing’ çağı

Bütün servetini ‘Ölmek Yok’ (Don’t Die) diye adlandırdığı harekete akıtan teknoloji girişimcisi Bryan Johnson, ölümsüzlük arayışını adeta çileci bir feragat şovuna dönüştürdü. Johnson’ın yaşam tarzı ürkütücü ölçüde sade: Alkol tüketmiyor, güneşten kaçınıyor, akşam dışarı çıkmıyor, çoğunlukla mercimek, haşlanmış brokoli ve makademya fıstığı yiyor.

Ne ki diyeti, kendine has bir aşırılık emsali. Günde 111’e varan sayıda hap kullanıyor, gece ereksiyonlarını takip ediyor ve bir kere oğlundan kan plazması aldı. Ölüme açtığı savaşın yılda 2 milyon dolara mal olduğu bildiriliyor. 

Johnson kendini geleceğin insanı olarak sunuyor, ama 19’uncu yüzyıldan bir ikizi var. Beti benzi atmış, parası ve tuhaf alışkanlıkları bulunan, hafifçe androjen erkeklere sefahat edebiyatında sık rastlanıyor. Bunların en ünlüsü, Joris-Karl Huysmans’ın sefahatin İncil’i sayılan 1884 tarihli romanı ‘Against the Grain’in kahramanı Dük Jean des Esseintes. 

Aristokrat bir Fransız ailenin son temsilcisi des Esseintes, kendine her şeyden izole, göz kamaştırıcı bir yapaylık dünyası kuruyordu: Kapitone duvarlar, nadir kitaplar, egzotik çiçekler, mis kokulu şekerlemeler, hafif likörler, ekşimiş denecek ölçüde tatlı parfümler.

Tıpkı teknoloji girişimcisi Johnson gibi, des Esseintes de hassas bir bedene sahipti, ölüm saplantılı ve kendi duyumlarıyla en ince ayrıntısına dek meşgul biriydi. Johnson gibi, o da sıkı denetimli yapay bir ortama çekilmesini insanın sınırlarını zorlayan bir deney olarak görüyordu.

Fakat des Esseintes’in toplumdan soyutlanması bedenin inceliklerini bir keşifken, Johnson’ın ‘Ölmek Yok’ hareketi bedensel hazlara şüpheli, hatta ölümcül bir şey gibi yaklaşıyor.

Des Esseintes, kömürleşmiş bahçelere açılan, duvarları simsiyah bir yemek odasında ‘ölü erkekliği’ için bir cenaze yemeği düzenliyordu. Konuklarını siyah kenarlı tabaklarda siyah yiyeceklerle (çavdar ekmeği, havyar, kan sucuğu, meyan kökü renginde sos damlatan et dilimleri) ağırlıyordu. 

Johnson bunun aksini yapıyor. İktidarsızlığı teknik bir sorun olarak ele alarak ereksiyonlarını artırmak amacıyla penisini defalarca elektrik şokuna maruz bırakıyor.

Bryan Johnson, ‘Ölmek Yok’ adlı Netflix belgeselinden…
Johnson’lardan geçilmiyor

Johnson’ın programı için ‘aşırı’ denebilir ama bugün Johnson’lardan geçilmiyor. Benimsediği yaşam tarzı, zamane teknoloji milyarderlerinin pompaladığı zevk ve uğraşları iyice görünür kılıyor.

Kimi süper zenginler ömrünü uzatmak amacıyla özel doktorlar eşliğinde ‘biohacking’e girişirken, kimi cinsel hazzı bile tıbbi müdahalelerle kusursuzlaştırılması gereken bir alan olarak ele alıyor (‘Biohacking’, beslenme, uyku ve yaşam tarzında küçük değişikliklerle insanı kusursuzlaştırma sürecine deniyor).

Örneğin Sally Greenwald’ın ‘Milyarderin Vajina Kulübü’ diye bilinen seçkin kadın doğum uzmanlığı pratiğinde (Greenwald müşterilerini ‘en tepedeki yüzde 0,001’ diye tanımlıyor) orta yaşlı kadınlar, kişiye özel tavsiyeler, hormon kokteylleri ve takip cihazları aracılığıyla ‘seks ömürlerini’ iyileştirebiliyor. 

Greenwald’a göre cinsellik uyku, stres azaltma, kardiyovasküler aktivite, ilişki tatmini ve pelvik taban sağlığıyla doğrudan ilişkili ve bunların hepsi de sağlık demek.

Tüm bu tutumlar, başta kendi ömrünü uzatmak olmak üzere insanı geliştirmeye saplantılı bir avuç elitin fantezilerini yansıtıyor. Hazdan yoksun sefahat düşkünlerinin sınıf siyaseti kabaca şöyle özetlenebilir: Zenginlere ‘biohacking’ ve ölçülebilir bir çilecilik, geri kalanlara ise algoritmik uyarım.

En zenginler için ‘eğlence’ sayılan şey, eğlenceye benzemiyor

Aşırı eşitsizlik dönemlerinde zenginler genellikle hazzın nasıl anlaşılıp deneyimleneceğini belirliyor. Eşitsizlik, hazza zarar veriyor çünkü tabakalaşmış bir toplumda yemek, sanat, seyahat ve başka zevkler, statü ya da zevk sahipliğinin göstergesine dönüşebiliyor. Ama bugün toplumsal düzen eşitsiz olmasının yanısıra hazza ve duyuma şüpheyle yaklaşan bir egemen sınıfın hakimiyetinde.

Dünyanın en zenginleri için ‘eğlence’ sayılan şey her şeye benziyor da bir eğlenceye benzemiyor: Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri haftada 80 saatlik bir çalışma düzenini savunabiliyor. Sahip oldukları olağanüstü siyasi ve kültürel etki, yatırımlar üstündeki nüfuzları ve payına düşen vergiyi ödememe huyları nedeniyle, aşırı zenginlerin haz yoksunluğu bize de sirayet ediyor. 

‘Humanmaxxing’ (insan bedenini ilaç ve takviyelerle arşa erdirme çabası) savunucularından Alman biyoteknoloji milyarderi Christian Angermayer, geçenlerde şöyle demişti: ”Bence bir şeyleri arşa erdirme uğraşı içimizdeki ilahi kıvılcımdır.”

İlahilik bir yana, gündelik hazlarla yetinen bir insanı vasat tüketici diye nitelemek yerinde olur. Fakat zengin sınıfa ait olmayan insanları, zihinlerinin ve bedenlerinin aslında kesintisiz bir gelişim alanı olduğuna ikna ederseniz, Angermayer’in deyişiyle, ‘potansiyel müşteri kitleniz insanlığın yüzde 100’ü olur’.

‘Yüzyılın sonu’ sınırsız bir bolluğu yüceltiyordu. Örneğin Aubrey Beardsley’nin 1896 tarihli ‘The Fruit Bearers’ (Meyve Taşıyıcılar) adlı çizimini ele alalım: Dev meyve kaseleri taşıyan iki figür. Arka planda, sarkan gür üzüm salkımlarını ve görkemli alayı seyreden bir tavus kuşu. 

Buna karşılık, bugünün haz yoksunu sefahat düşkünü iştahın bastırılmasını, hatta aşılmasını yüceltiyor. Mutfaklarda gösteriş ve lüks korunsa da, minimalizme eğilim var. Yemek yemek özünde komünal bir eylem olduğu için insanların yeme biçimlerine müdahale, aynı zamanda nasıl sosyalleştiklerini şekillendirmek anlamına geliyor. 

Aubrey Beardsley’nin 1896 tarihli ‘The Fruit Bearers’ (Meyve Taşıyıcılar) adlı çizimi.
‘Erkekler spor salonunda ağlıyor’

Tabii bu bağlamda zayıflama iğneleri gibi ilaçların yaygın kullanılması güzellik standartlarını da etkiliyor. 

Özellikle genç erkeklere yönelik alt kültür ‘looksmaxxing’, bedeni sürekli çekidüzen verilecek bir alan olarak ele alan toksik bir bedensel mükemmeliyetçilik türü sunuyor.

Elbette kadınlar uzunca zamandır erişilmesi imkansız eziyetli güzellik standartlarından muzdarip. 

Gelgelelim ‘looksmaxxing’ benzer disipliner mantığı güzellikten acımasız bir tahakküm diliyle bahseden bir erkek alt kültürüne eklemliyor: Daha yakışıklı biri sizi gölgede bırakabilir, ‘cinsel piyasa değeriniz’i artırmalısınız, vesaire. 

Bu alt kültürde öznel zevklerin yerini matematiksel standartlar alıyor. Örneğin alın yüksekliği ya da gözbebekleri arasındaki mesafe ölçülüyor. 

1894’te sefahat düşkünlüğünün yapaylık kültünü sarakaya alan denemeci Max Beerbohm, ‘A Defence of Cosmetics’ (Kozmetiğin Savunusu) adlı denemesinde şöyle yazmıştı: ”İnsanın güzelleşme ereği evrensel bir içgüdüdür.”

‘Yüzyılın sonu’nun sefahat düşkünleri, makyaj tutkularıyla yüzü oynanacak bir maske ya da bir belirsizlik olarak ele alırken, ‘looksmaxxer’cı tayfa, yüzü zahmetli müdahalelerle düzeltilmesi gereken, tektipleştiren bir ölçütler bütününe dönüştürüyor.

2015’te Andrew McMillan bir şiirinde şöyle yazmıştı: ”Erkekler spor salonunda ağlıyor.”

Hazsız sefahat makinesi

‘Yüzyılın sonu’ kendine has bir maskülen öz-sergileme kültüne sahipti: Özenle dikilmiş ceketi, cilalı ayakkabıları ve domuz derisi eldivenleriyle, dandy! Bu kişilerin görünüşe biçtiği değer, dönemin stil aşkının yalnızca bir parçasıydı. 

Oscar Wilde, ”Yaşamdaki ilk görev olabildiğince suni olmaktır” deyip eklemişti: ”İkinci görevin ne olduğunu henüz kimse keşfetmedi.” Wilde ve diğer sefahat düşkünleri, yapayı doğala yeğlerdi. Çünkü yapaylık, mevcut dünyaya anlam katmanın bir yoluydu: Hayatın katı gerçeklerini cilalamak ya da parfümlemek. Dandy’nin parfümü, hazzın zorunluluk karşısındaki zaferiydi.

Yapay zeka, ahir zaman sefahat düşkünlerinin hayalinin ötesinde bir yapaylığın zaferine işaret ediyor. Fakat yapay zekanın üretimleri korkunç ölçüde boş; ne bir deneyim ne bedensellik ne de his var: Girişimciliğin erdemlerine dair LinkedIn paylaşımları, insansı meyvelerin ihanetini anlatan çizgi pembe diziler… 

Yapay zeka adeta hazdan yoksun bir sefahat makinesi. Algoritma güdümlü kültürümüz, daha şimdiden, uyuşturan ve bomboş uyarılma vaadeden bir çöplükte boğulmuş halde. 

Eski sefahat düşkünleri için kendinden geçmek, yani göz kamaştırıcı bir güzellik karşısında otokontrolü kaybetmek büyüleyici bir fikirdi. Bugün yapay zeka araştırmacıları, teknoloji şirketlerinin kullanıcıları kendilerine bağımlı kılmaya ve iradesizleştirmeye çalışarak (makinelerin onlar adına düşünmesini sağlayıp) insanı vasıfsızlaştırdığı konusunda uyarıyor.

‘Yüzyılın sonu’ görsel sanatlar, moda, müzik ve başkaca sanat dallarında iz bırakmış olsa da sefahatin kültürel etkisi temel olarak edebi bir hareketti. Sefahat edebiyatı için vazgeçilmez şey, okuru derinden etkileyecek, kendinden geçirecek ve ahlaki doğruları altüst edecek bir dil zevkiydi. Ritmik ahenkler ya da alabildiğine coşkulu ünlemler de bunun yansıması.

Ne var ki büyük dil modelleri (LLM’ler) dili sıradanlaştırarak hazzından arındırıyor. Algoritma, dili özgünlükten uzaklaştırıp öngörülebilire sürüklüyor.

Haz yalnızca hedonizmden (hazcılık) ya da ‘işe yaramaz’ olana düşkünlükten ibaret değil. Bedenleşmiş varlıklar olarak bir değeri algılamamızın en başat yollarından biri. 

Örneğin acı, sıcak sobaya ikinciye dokunmamayı öğretirken, haz temiz suyun ve taze havanın tatlılığına yönlendiriyor. Tabii haz yanılmaz değil. İyi hissettiren bazı şeyler zalimce, bağımlılık yapıcı ya da yıkıcı olabilir. Ama bedensel olarak deneyimlenen haz, öğrenme sürecimiz ve neyin iyi, güzel ve peşinden koşmaya değer olduğuna dair yargılara varışımız için hayati önemde. Bunlar kesinlikle beden dışı (ruhsuz) makinelere devredebileceğimiz türden yargılar değil.

Filozof Carissa Véliz, ‘Prophecy’ (Kehanet) adlı kitabında şöyle yazıyor: ”Bir yapay zeka için ne haz ne de acı var, ayrıca herhangi bir risk aldığı ya da ortaya koyduğu bir canı da yok, dolayısıyla değer biçemez. Haz ve acıya temas etmediği sürece değer yargıları ve beğeniler kansız cansızlığa mahkum.”

Gündelik hazları geri almak

Bedensel hazlara düşkün ‘yüzyılın sonu’ sefahatinin, teknolojiye tabi kılınan ve giderek bedensizleşen dünyamız için iki kelamı var. 

Eski sefahat düşkünleri elbette sorunsuz, tatminkar ve neşeyle dolu hayatlar sürmüyordu. Şair W.B. Yeats, 1890’ların Londra şairlerini ‘trajik kuşak’ diye adlandırmıştı. 

Dönemin sefahat düşkünleri melankolik ve marazi olabilirdi, iç sıkıntısına, dünya kahrına ve Baudelairevari başka illetlere kolayca yakalanabilirlerdi. Başka deyişle, fazlasıyla insanlardı.

Kimi genç yaşta alkolizme veya tüberküloza yenik düştü, kimi sanatından irtidat ederek Katolik kilisesine katıldı. Dahası, ‘yüzyılın sonu’ sefahatinin aristokratik ve misojinist (kadın düşmanı) bir eğilimi vardı. Akımın en etkili İngiliz savunucularının çoğu, sıradan hayata mesafeyle hatta üstten bakan son derece eğitimli erkeklerdi.

Yine de sefahat, hem elit hem de azınlık hareketi olageldi. Öncüleri büyük ölçüde ayrıcalıklı erkekler ve bazı kadınlardı, fakat kuir (queer) olgusuna dair bir farkındalığı topluma aşılamayı başarmışlardı (Kuir, heteroseksüel olmayan cinsel yönelimleri ve toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kimlikleri kapsayan bir şemsiye terim).

Oscar Wilde’ın 1890 tarihli romanı ‘Dorian Gray’in Portresi’, yaşlanmamak uğruna hedonizme, ahlaki çöküşe, sorumsuz bir haz düşkünlüğüne ve başkalarını sömürmeye yönelen bir maceracının sefahat düşkünlüğünden sefalete sürüklenişini anlatıyordu.  

Viktorya dönemi toplumu Dorian’ın canavarlığına öfke kustuğunda Wilde, ”Sanatçı için günah ve sevap, insanlığa ayna tutabileceği birer sanat malzemesidir” diyerek karşı çıkmıştı. Elbette Dorian büyümek ve sonuçlarla yüzleşmek istemeyen haylaz bir çocuk, sapkın bir Peter Pan’dı. Fakat skandallarla bezeli çılgınlığı, toplumun gizli arzularını topluma yansıtan bir ayna işlevi görüyordu.

Peki ya şimdi? 

Yeni bir sefahat mümkün

Yenilenmiş ve demokratikleşmiş bir sefahat, verimlilik dayatmasına isyan başlatarak sıradan insanları dijital dünyanın ayartıcı simülasyonuna direnç göstermeye teşvik edebilir.

Çağdaş kültür dışarıdan gamsız ve keyfine düşkün görünse de, aslında insana acı veren, içi boş, bomboş bir his doğuruyor. Yeni bir sefahat akımı güçlü alternatifler sunabilir. 

Sırf estetik zevk uğruna yapılan gündelik hareketler bile çok değerli, tıpkı yazar Walter Pater’ın bir kediyi okşamak için trafiği durdurması gibi. Ama yepyeni bir akımın doğması için önce sanatçıların tasarımı, sonra sıradan insanların bir an durup o akımdaki sıradışı ve sarsıcı enerjiyi fark etmesi lazım.

Ne yazık ki şimdiye dek yeni enerjiler, kötü kalpli zenginleri alaya alan hicivvari filmlerin gölgesinde kaldı. Bu tip yapımlar hakiki keyfi görmezden geliyor. Lüksü, gücü ve tüketimi ‘haz’ sanarak aslında zerre keyif barındırmayan yoz bir yaşam tarzını anlatıp duruyor. 

Yine de, bedene güvenmeyen bir çağda duyuları öne çıkaran, özgün ve tepkisellikten ırak bir şeylerin filizlendiğine dair işaretler var. Peter Strickland’ın duyulara hitap eden sineması, Anish Kapoor’un korkutucu ama bir o kadar da göz alıcı kan rengi heykelleri…

Walter Pater, Rönesans üstüne çalışmasına manifesto niteliğinde bir önsöz yazmıştı. Deneyimlerimizi tam olarak kavramak için kendimize sorabileceğimiz bir dizi soru sıralamıştı: 

”Hayatta ya da bir kitapta karşıma çıkan bu şarkı, bu resim ya da bu büyüleyici karakter bana ne ifade ediyor? Bende hakikaten nasıl bir etki bırakıyor? Bana haz veriyor mu, veriyorsa ne tür ve ne ölçüde? Onun varlığında tabiatım nasıl bir değişime uğruyor?”

Pater’a göre bu soruların yanıtını kovalamak ruhu özgürleştiren ve doyurucu bir erdem. Ne hissettiğinize dikkat kesilmek, izlenimlerinizi tahlil etmek, gündelik ayrıntılara duyarlı olmak… 

Başkalarına zarar vermediği müddetçe hakiki haz tam olarak burada gizli. Peki neden haz için uğraşmalı, peşinden koşmalı? Çünkü Bryan Johnson ve tayfası ne derse desin, öleceğiz.

Pater’ın yazdığı gibi: ”Rengarenk, capcanlı bir hayatta bize bahşedilen yalnızca sayılı nabız atışları. Tek şansımız o yaşam aralığını genişletmek, bize verilen süreye olabildiğinde can damarı, olabildiğinde uyarılma sığdırabilmek.”

Hayatı verimlilik pahasına mekanikleştiren mükemmelleştirme baskısına karşı bambaşka bir komut veriyor sefahat: Hissedin!

Çeviren: Emre Zor

Схожие новости

#Наименование новостиТональностьИнформативностьДата публикации
1Okumaya değer üç kitap eleştirisi09.802-08-2026
2Okumaya değer üç kitap eleştirisi09.826-07-2026
3Araştırma: Z kuşağının yöneticilikte gözü yok010.7922-07-2026
4BBC derledi: Çocuk yemek seçiyorsa ne yapmalı?09.8326-07-2026
5Kaygı azaltmaya yardımcı dört hobi09.9602-08-2026
6Diken öneriyor: 'İyi Erkek Yok', Caz Vapuru ve biraz da çizgi roman07.0304-07-2026
7Gençler niye örgü örmeye başladı?09.6726-07-2026
8Kitap okumak gerçekten seksi mi?011.3626-07-2026
9Ödünç kitap 150 yıl sonra iade edildi012.3330-07-2026
10İklim krizi kalbe de tehdit012.5301-08-2026

Классификация: Мнения. Схожих патентов: 0. Схожих новостей: 10. Тональность: 0. Информативность: 9.74. Источник: www.diken.com.tr.